Bugun...

Hacıleylek

 Tarih: 20-09-2019 16:24:00
Ömer Elaçmaz

Bir köy öğretmeninin oğlu olmak, haymatlos olmak demektir.

                Bu gün bile bana sorulan soruların içinde cevaplarken en zorlandığım soru “Nerelisin?” sorusudur. Ne desem yalan olacağını düşünerek “Kem, küm..” eder, nerede bulunuyorsam, ‘yarım ağız’  “Buralıyım”ı zor söylerim.

                “Haymatlos”, “vatansız”, “hiç biryerli” olmak, aynı zamanda “Her yerli” olmakla aynıdır kanımca.

                Çocukluğum, babamızın peşinde Anadolu köylerinde geçti; elektriği, suyu, yolu olmayan karabağırlı Anadolu’nun unutulmuş köylerinde…

                Çocukluğumu hep flu, bulanık olarak hatırlarım. Daha doğrusu, çocukluğumla ilgili her şeyi flu, bulanık olarak hatırlarım. İleri derecede miyobum henüz fark edilmediğinden dolayı, gözümü hayata açtığımdan itibaren bana yansıyan görüntü kalitesini, daha iyisiyle tanışmadığımdan, normal olarak algılardım.

                Söylediğim gibi flu geçen bu uzun çocukluk yıllarımdan hatırımda kalan, Kayseri Sultansazlığı yakınlarındaki Develi’ye bağlı Şahmelik Köyü, anılarımda önemli bir yere sahiptir.

                İki sene önce, gazetelerde eski köyümle ilgili bir haber okumuştum: “Kayseri Sultansazlığı’nda konaklamakta olan bir grup leylek, avcılar tarafından öldürüldü”. Haberden ziyade “Kayseri” ve “Sultansazlığı” isimleri habere olan ilgimi daha da arttırmıştı. Bir dönem ‘memleketim’ olarak bildiğim topraklarda leylekler katledilmişti.

                Köyümüz, çocuk bakışımdan mıdır yoksa, ilerlemiş miyop gözlerimin bana sunduğu puslu masalsılıktan mıdır bilmiyorum cennetin ta kendisiydi. Ortalıkta gezinen kazlar, ördekler, koyun, kuzu… Her kes o kadar iyi ve huzurluydu ki… 

                Köy meydanında bulunan İlkokul, köy kahvesi, gazyağı aldığımız dükkânla bakkal, çam ağaçlarıyla bezenmiş Atatürk büstünü çevrelerdi.  Bir gün hiç unutmam, babamın akşam kahve çıkışında eve götürmek için bakkalın önüne bıraktığı, haftada bir evimizin aydınlatılması için kullandığımız devasa (5 litrelik) bidonu babamdan habersiz eve kadar tek başıma taşımıştım da annem ve babamdan kahkahalarla dolu bir “aferin oğlum artık büyüdün, kocaman oldun” almıştım.

                Soğuk, karlı ve çamurlu bir kışın ardından bahar gelmişti. Tepedeki pırıl pırıl güneş, köyümüzü sımsıcak yapmıştı. Geçen senelerden hatırladığım hacıleylekler de gelmeye başlamışlardı. Gagalarını birbirine vurarak çıkarttıkları o “lak lak lak” sesini dilimi damağıma vurarak taklit ederdim de köylüler çok gülerdi. Babam “hadi oğlum hacıleylekler gibi yap” dediğinde neşe içinde hacıleylek olurdum. Yanlış hatırlamıyorsam, bir leylek yuvası okulun bacasında, bir leylek yuvası muhtarın bacasındaydı. Köyde birkaç leylek yuvası daha vardı. Köylüler için leyleklerin kendi bacalarını seçmesi çok büyük bir ödüldü. Çünkü leylekler bereketleriyle taa Kâbe’den gelmekteydiler. O yüzden onlara kimse “leylek” demez, “Hacıleylek” derdi.

                Leyleklerin kutsallığını ve Anadolu insanının onlara verdiği sevgiyi ve kıymeti ağır miyop gözlerime rağmen o kadar net hatırlıyorum ki…

Babam, köydeki diğer babaların genelinin yaptığı gibi zamanının çoğunu köy kahvesinde geçirirdi. O yıllarda kahvede isteyen birasını yudumlar, isteyen çayını höpürdetirdi. Babamı birçok kez imamla şakalaşırken birasını içerken, imamı da elinde çayı kahkahalarla babamı dinlerken hatırlıyorum.

Huzur dolu çocuk saflığında yıllardı. Kimse kimseye düşmanlık beslemezdi. Köyde birinin adı “hırsız” çıkınca, “arsız” çıkınca insan içine çıkamazdı, bir zaman sonra da utancından köyü terk ederdi zaten.

Şimdi yıllar sonra yarım asırlık yaşamımda şöyle geriye doğru bakıyorum da “sanki başka bir gezegenden geldik” diyorum kendi kendime. Bir tarafta “hacıleylek benim bacama yuva kurdu” diye bayram yapan, insan canısı, hayvan canlısı Anadolu insanı, bir tarafta, gözünü kin ve nefret bürümüş, hacıleyleği bile keyif için gözünü kırpmadan vurabilen caniler…

Güneşli, güzel, sımsıcak günlere özlemle, umutla…

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI